Çoğu zaman hayatlarımızda istikrarı sağlamak için çok çaba sarf etsek de bu pek de mümkün değildir. Sabit hızda hareket eden bir cismin ivmesi sıfırdır. Tabii ben bunu oldukça basit bir şekilde ifade etsem de ivmenin gerçek dünyada sıfır olması için hesaba katmamız gereken birçok konu vardır. Ancak fizikçiler işlerimizi kolaylaştırmak adına bunları gözardı etmemizin uygun olacağını düşünmüşlerdir. Ne de olsa hayali bir cismin hayali bir düzlemdeki sabit hızını inceliyoruzdur. Yerçekimini, sürtünme kuvvetini, hareket edilen yüzeyin biçimini hesaba katmamak için uygun şartları yaratabilmek bizim elimizdedir. Ne var ki, bizler her koşulu kafamıza göre belirlediğimiz teorik bir evrende sabit hızla hareket eden cisimler değiliz. Kendi ivmemizi her ne kadar sıfırlamaya ve istikrarlı bir hayata kavuşmaya çalışsak da çoğu bizim kontrolümüzün dışında gelişen olaylarla dolu hayatımızda bu pek de mümkün değildir. Birçoğumuz yıllarımızı bu gerçeğin farkında olmayarak ya da gerçekliğini inkar ederek yaşamlarımızı istikrarlı hale getirmek için didinmekle harcarız.
Hayatımızın grafiğini çizmeye kalkarsak iniş çıkışlarla dolu olduğunu görürüz. Beş yıl önceki halinizle aynı olmanız mümkün değildir; her halükarda ya daha iyi bir durumdasınızdır ya da daha kötü bir durumda. Gariptir ki hayatımızda iyi bir döneme girdiğimizde onun sonsuza kadar devam etmesini ya da hep daha iyisine doğru yol almayı bekleriz. Kötü bir dönemdeyken de yaşadıklarımızın asla son bulmayacağını düşünürüz. İki şekilde düşünmek de sağlıklı değildir. İnsan eğer hayatın iniş çıkışlarla dolu olduğunun ve her şeyin bir sonu olduğunun farkına vararak yaşarsa, iyi anlarından aldığı haz ile ruhunu besleme ve kötü olayları kolayca sırtlama yeteneğini kazanmış olur. Tabii bu kesinlikle iyi bir an yaşarken o anın biteceğini bilerek huzursuz olmanız gerektiği ya da kötü bir olayla karşılaşınca “Ne de olsa bitecek!” diyerek kayıtsız kalmanıza sebep olmamalıdır. Bu farkındalığın size katkısı, hayatınızın güzel parçaları henüz hayatınızdan çıkmamışken onların değerini bilmenize, öte yandan kötülüklerle boğuşurken mücadelenizin sonunda elbette ki kötülüğün üstesinden geleceğinize dair inancınızı ve umudunuzu diri tutmanıza yardımcı olmasıdır. Hayatınızın aşkı siz ömrünüzün sonuna kadar birlikte olsanız bile bir noktada hayatınızdan çıkacaktır. Kötülükler de siz ölmüş olsanız ya da aradan elli yıl da geçmiş olsa eninde sonunda son bulacaktır. Ne sonsuz para ne de harika bir sevgili sizi bu farkındalık kadar iyi yaşatacaktır. Bu farkındalıkla birlikte hayatınızın aşkına, ailenize, evcil hayvanınıza ve daha başka minnet duyduğunuz birçok şeye dört elle sarılacak hale gelirsiniz. Zor zamanlarınızda da işin altından kalkabilecek gücü kendinizde bulabileceksiniz.
Hayatınızın iniş çıkışlarla dolu olduğunu netlikle görebilmek, hayatınızı oluşturan yapı taşlarına dört elle sarılmanızı sağlasa da yapmanız gereken ilk şey annenizin değerini bilmek ya da sevgilinize evlenme teklif etmek olmamalıdır. Hayatımızı oluşturan şeyleri hayal ederken ailemiz, okulumuz, işimiz gibi aslında dış dünyada kendi başlarına da var olabilen, varlığı bize bağlı olmayan şeylere odaklanır ve en önemli yapı taşını görmezden geliriz: Kendimiz. Biz olmadan bir hayatımız zaten var olmaz. Biz olmasak sevgilimiz de sevgilimiz olmazdı. Ya da biz olmasak annemiz -eğer başka kardeşimiz yoksa- zaten bizim annemiz olmazdı. Ancak kendi başlarına bizden arınmış bir şekilde var olmaya devam ederlerdi. Bu nedenle, bu gibi yapı taşlarının aslında dış dünyaya ait olduklarını kabul edip öncelikle hayatımızın asıl yapı taşını, bir nevi özünü oluşturan asıl şeye odaklanmamız gerekir.
Hayatın iniş çıkışlarla dolu olduğunu kabul ettiğinizi varsayarsak yapmanız gereken ilk şey kendinize merhamet etmektir. İnsanlar olarak kırılgan varlıklarız ve şu an hayatta olmamız bile büyük bir şansın eseridir diye düşünebilirsiniz. Siz şu an hayattasınızdır çünkü sizi öldürebilecek sonsuz tane olasılık varken hiçbiri gerçekleşmemiştir. Ne büyük bir şans, değil mi? Bunca öldürücü olasılığın bizi öldürmemiş olması insanın kırılgan olmadığına işaret etmez; sadece henüz ölecek kadar şanssız değilsinizdir. Bu kadar şanslı, ancak bir o kadar da kırılgan bir varlık olduğunuzu kabullenip insanlığınızın kırılganlığına rağmen bütün bu iniş çıkışlar boyunca hayatta kalabildiğiniz için kendinize merhamet etmelisiniz. İnsan vücudu ve zihni iniş çıkışlarla ve onu öldürebilecek sonsuz sayıda olasılığın varlığıyla mücadele ederek hayatta kalmayı başarır. Bu nedenle insan doğası ve mücadelesi gereği yorgundur; dinlenmek ister. Dalgındır, hata yapar. Narindir, fazlasıyla üzülür. Coşkuludur, mutluluktan ayakları yerden kesilir. Hayatın size kontrolünüz dışında getirdiği iniş çıkışlarla mücadele ederken bir de içsel iniş çıkışlarınızla fark etmeden de olsa mücadele ediyorsunuz. Bu nedenle ölecek kadar şanssız olduğunuz ana kadar mücadeleye devam edebilmeniz için kendinize merhamet etmemek için hiçbir sebep yoktur.
Hayatın iniş çıkışları ve insanın kırılganlığı bir araya geldiğinde çoğu zaman renklerimizi kaybediyormuşuz hissine kapılırız. Yemekler eski tadını vermez, sokağın sesi kulaklarımızı tırmalar, ailemizden uzaklaşırız ve suratımız mahkeme duvarına döner. Eğer şu sıralar renklerinizi kaybettiğiniz hissine kapıldıysanız size biraz önce bahsettiğim tavsiyeleri iyi dinleyin ve uygulamaya koymaya çalışın. Belki bu yazıyı okuduktan hemen sonra ya da yirmi yıl sonra renklerinizi geri kazanacaksınız. Renkleriniz hiçbir zaman tamamıyla yitip gitmezler. Öte yandan zaten verdiği mücadeleden dolayı bitap düşmüş kırılgan insanlığınıza, kendinize merhamet edin. İnişi çıkışa çevirmeyi fazlasıyla kolaylaştıran bir şeydir insanın kendine merhameti. Siz kendinize merhamet etmediğiniz sürece ne yitip giden renklerinize geri kavuşabilirsiniz ne de hayatınızın yapı taşlarına dört elle sarılabilirsiniz.
İnsanı hayata hazır kılan şey iniş ve çıkışların farkındalığı, ancak ondan önce insanın kendisine olan merhameti. Sonra dış dünyanın renkleri ve cazibesi. Renklerini geri kazanabilmenin tek yolu budur…
-Aleyna